Eski Türkçenin batı kolunda gelişen ve Oğuz grubuna dahil olan Türk Türkçesi, Türklerin Anadolu’ya göçü ile şekillenmeye başlayan gelişmiş bir Türk lehçesidir. Göktürkçe’den günümüze aktarılan söz varlığı, binlerce yıllık gelişim sürecinde bazı öğelerini kaybetmiş, diğer yandan yeni türevler veya alıntılarla zenginleştirilmiştir. Ayrıca kelimelerde fonetik değişiklikler olmuş, bazı kelimeler Eski Türkçeden uzaklaşmıştır.
Türk Türkçesi, İkinci Meşrutiyet’ten sonra Osmanlı Türkçesinin yerini almak üzere oluşmaya başlayan bir Türk lehçesi olup, eski Anadolu Türkçesinin devamı niteliğinde olup, güçlü bir yazı diline sahiptir. Türk dilinin söz varlığı çoğunlukla Türkçe kökenli kelimelerden oluşur. Genellikle Arapça, Fransızca, Farsça ve İngilizce kökenli kelimelerden oluşan alıntılar, belirli dönemlerde artmış veya azalmıştır.
Türkçe Türkçe, sadece söz varlığı bakımından değil, Türk dilinin yapısal özelliklerini yansıtması bakımından da oldukça gelişmiş bir yazı dilidir. İstanbul Türkçesinin dayandığı yazı dilinde Osmanlı döneminde “edebiyatlar” ortadan kalkmış, kelime çekimleri Türkçenin genel kurallarına ve ses yapısına göre yapılmıştır. Dolayısıyla Türkiye Türkleri, kavram gücü yüksek, kelimelerle resim çizebilme yetisi yüksek bir dile sahiptir.
Bugün hangisi yaşıyor, hangisi mahkûm. Biri dilini inkar ederken diğeri Türkçe konuşuyor. Kalıcı olan da dilini geliştiren ve kullanandır. Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren bu kez Batı dillerinin etkisi altında kalan dilimiz, kimliğini yitirmemek için direnmektedir. Özellikle Fransızca Türkçe üzerinde etkilidir. daha sonra İtalyanca; Günümüzde İngiliz dili, Türk dilini aşılmaz bir şekilde etkilemektedir. Örneğin, Fransızca “laïque (fr laïque), lycos (yon lycos: halk, insanlar) vs…
Bunun nedeni Osmanlı Devleti’nin bir imparatorluk olması ve Türk sorunuyla ilgilenmemesi ya da günümüzde küreselleşme ya da saldırı olgusu denilebilir. Tüm milli değerlerimizde olduğu gibi, ülke yönetim anlayışı ve ekonomik çıkmazdan dolayı dilimize sahip çıkmak zorundayız. Ulus devletlerin yok edilmesinin bazı yazarlarımız ve otoritelerce dile getirilmiş olması da bu gerçeği teyit etmektedir.
Oktay Sinanoğlu, Türkiye’yi Hedef Almak adlı çalışmasında bu Türk devletini, ülkemizin, milletimizin yok edilmesi ve katledilmesi olarak tanımlıyor. Bu durumda milliyetçilik yeniden önem kazanmakta ve her şeyden önce dilimize sahip çıkmamız gündeme gelmektedir. Konumuz olan kelime dağarcığımızın nasıl değiştiğini ve bunun diller arasında nasıl gerçekleştiğini örneklerle görelim:
Osmanlı döneminde Arapça ve Farsça, Türkçenin söz varlığında sabit ve değişken kelimelerin büyük bir kısmını oluşturmuştur. Yazarlarımız ve şairlerimiz, özellikle Divan, Tanzimat ve Servet-i Fonon dönemi edebiyatında şiirlerinde ve romanlarında bu hızı ve bu yabancılaşmayı hızlandırmak için acele etmişlerdir. Divan şairleri Osmanlı Türkçesi yazmakta birbirleriyle yarışmışlar, Tyvik Fikret, Namık Kemal gibi milli şairler dil bilmedikleri için Osmanlı Türkçesini tercih etmişlerdir.
Türk dilinin Osmanlı çıkmazından kurtuluşu, ulus devletimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar devam etti. Dil, kültür ve ortak geçmiş ulus devletin temel ilkeleridir. Atatürk, Türk Dil Kurumu’nu kurarak millileşme sürecini hızlandırdı. Bugün bu süreci tamamlayamadığımızı görüyoruz. Dilimiz ve ekonomik ve sosyal sorunlarımız bunu kanıtlıyor, çünkü kelime dağarcığı ile sosyal ve politik yapı arasında bir etkileşim var.
Konuşma dili ile yazı dili arasındaki ayrım devam etmektedir. Birleşme mümkün değil. Ancak yazar, şairin kimliğini taşıyan kişinin yazdığı gibi konuşmalıdır. Çünkü Türkçe fonetik bir dildir. Yazıldığı gibi konuşulur, konuşulduğu gibi yazılır. Bugün yazı dilini değil, konuşma dilini taklit etmeyen sanatçılarımız yapmamalıdır.
Diğer gönderilerimize göz at
[wpcin-random-posts]