Asıl adı Ömer, memleketi Erzurumlu Pasinler’in Hasankalesidir. Babası Muhammed Bey, dedesi Mirza Ali Paşa’dır. İlk mahlası ise “zarara ait” anlamına gelen “Dari” iken, küçük yaşta Gelibolulu Ali’nin tavsiyesi ile “faydaya ve menfaate ait olma” anlamına gelen “Nefy” olarak değiştirmiştir. Nefai İstanbul’a gelmeden önce babası onu küçük yaşta terk edip Kırım Hanlığı’na gitti ve nedime oldu. Bu nedenle Siham Qadi adlı ünlü Esna’sına babasıyla alay eden bir şiirle başladı.
Babasının beyefendi ve beyefendi olması, nazik sohbeti ve nüktedanlığı, şairin zeka ve yeteneğinin aileden gelme ihtimalini arttırmaktadır. Önce aile çevresinden sağlam bir temel attığını, ardından okulda sağlam bir eğitim aldığını söylemek yanlış olmaz. Sultan I. Ahmed’in tahta çıktığı yıllarda İstanbul’a gelen ve bir nevi yeteneğiyle kısa sürede kendini tanıtan ve yaşını idrak eden şair I. Ahmed, II. 2.Mustafa Osman ve dördüncü. Murad gibi dört hükümdara ve devletin ileri gelenlerinden bir çoğuna güzel methiyeler okudu.
Daha önce Sultan I. Ahmed’in maiyetinde ve Edirne’de Muradif naibi olarak belirli bir bölgede bulunan Gürçi Mehmed Paşa tarafından üç kez azledildiği şairin kendi ifadesinden anlaşılmaktadır, ancak bunlara ne olduğu bilinmemektedir. . ödevler. Riyazi, Dîvân-ı Hümâyn’da kendisinin Moktaji Al-Ma’ad olduğunu belirtir. Dördüncü Sultan. Murad’ın hükümdarlığı döneminde haraç muhasebesi koleksiyonu da bulunur. Şairin ününün doruğa ulaştığı dönem, dördüncü padişahtır. Murad dönemine denk gelir. Sert, çabuk huylu ve biraz da kibirli bir tabiata sahip olan bu padişah, sert ve canlı bir karaktere sahip olan Nafi’nin övgü ve alaylarını sever, şairi takdir eder ve onu toplantılarında ağırlardı. Hatta şairi öven şu pasajların kendisine ait olduğu iddia edilmektedir:
Hadi diyelim, diyelim, diyelim, diyelim ki, ben adilim, biz farkın gücüyüz, biz fikrin gücüyüz,
Istighfar Dâmen-i Nef’-i pâkîze-edâyi’yi tek kelime etmeden İdelüin bî-ineze’ye gönder,
Araba sürüyoruz, nerede o sahib jaftar ona teslim olalım, emrine gidelim.
Ancak 1630 yılının Haziran ayında yağmurlu bir günde, padişah, babasının Beşiktaş’taki sarayında şair Siham Qaza’yı okurken, yanında bulunan bir şimşek şiir dergisini yırttı ve Nafi’i’nin bunu yapmama sözünü yalanladı. Yazımı yeniden yazın. Bunu kaydeden devrin şairlerinden biri, en-Nefî’yi şöyle tenkit eder:
Seyirci gökten indi ve Nafili dilinde art arda huzur içinde düştü.
Dördüncü Sultan. Murad’ın emri veya izniyle idam edilen şairin cesedinin denize atıldığı rivayet edilir. Kesin tarihi ve nedeni bilinmemekle birlikte iddiaya göre bu infaz 8 Şa’ban 1044/27 Ocak 1635 tarihinde ve Bayram Paşa hakkında yaptığı bir hiciv nedeniyle gerçekleştirilmiştir. Kendinden emin, çoğu zaman kibirli ve pohpohlayıcı bir şair olarak Nafai, eski edebiyatımızdaki en büyük “Fahriye” şiiri ve şairi olarak kabul edilir.
Abartılı övgüler ve bakir hayallerle dolu bu sözlerin her biri, onun üstün ahenkli yeteneğinin ve anlatım tarzının birer örneğidir. Ancak o kendinden öncekileri öven bir şair değil, gerçekten sevdiği ve değer verdiği kişileri öven bir sanatçıdır. Örneğin başarılı bir padişah olduğu söylenemeyecek olan Sultan Mustafa için Koloseliler’i bile yazmamış olması, bu şiirleri gelişigüzel bir övgü olarak değil, gerçekten sevdiği insanlar için yazdığını gösterir. Nefi hicvi kadar övgü ve övünmesiyle de tanınır.
Övgüsünde ve yergisinde “israf” ve “israf” yolunu seçmiş, yani onu cennete överken ayıbını yeryüzüne yerleştirmiş ve ikisinin ortasını benimsememiştir. Nitekim Nafi’i, bir şiirinde şeyhülislâm Mehmet Efendi’ye şöyle demiştir:
Virürüm’ün arkadaşı tawkî harfi ile- İderiim’in düşmanı meşhur bir noktayı kabul eder.
Bununla övündü. Tahir Olgun da faydacı şiirlerin içeriğini “övünmek, övmek, lanetlemek” sözleriyle kısaca özetlemiştir.
Diğer gönderilerimize göz at
[wpcin-random-posts]