İnsanlık tarihi boyunca zamanın akışını anlamak, evreni anlamanın en önemli yollarından biri oldu. Güneşin doğuşu, ayın döngüleri, yıldızların hareketi. Hepsi zamanı ölçmek için birer işaret gibiydi. Ancak her uygarlık bu işaretleri kendi kültürüne, inançlarına ve yaşam biçimine göre yorumladı. Böylece birbirinden çok farklı ama aynı derecede büyüleyici takvim sistemleri ortaya çıktı.
Orta Amerika’nın kadim uygarlıklarından biri olan Mayalar, zamanı yalnızca ölçmekle kalmadı, ona ruhani bir anlam da yükledi. Onların takvimi, döngülerle işleyen, bitmeyen bir zaman anlayışına dayanıyordu. Maya takvimi üç farklı sistemin birleşimiydi: 260 günlük kutsal döngü olan Tzolk’in, 365 günlük güneş yılına dayanan Haab ve binyılları kapsayan Uzun Sayım. Bu nedenle, 2012 yılında dillere pelesenk olan “Maya takvimi bitiyor” ifadesi aslında bir sonu değil, yeni bir zaman döngüsünün başlangıcını anlatıyordu.
Antik Mısır’da ise zamanın ölçüsü gökyüzünden değil, Nil Nehri’nin taşkınlarından geliyordu. Mısırlılar için yıl, nehrin bereketine göre şekillenir; 12 ayın her biri 30 günden oluşur, kalan beş gün tanrılara adanırdı. Bu beş kutsal gün, dünyanın değil, öte âlemin zamanı olarak kabul edilirdi. Mısır takvimi o kadar iyi sistemleştirilmişti ki, daha sonra Roma ve modern güneş takvimlerinin temelini oluşturdu.
İslam dünyasında kullanılan Hicri takvim, Ay’ın döngülerine dayanır. Yıl 354 gündür; bu nedenle her yıl dini günler yaklaşık 11 gün geriye gelir. Ramazan’ın, Kurban Bayramı’nın her mevsimde farklı zamanlara denk gelmesi işte bu yüzdendir. Bu sistem, zamanı yalnızca astronomik bir ölçü olarak değil, manevî bir ritim olarak da görür. Zaman, Ay’ın ışığı gibi döngüseldir; yeniden doğar, yeniden parlar.
Antik Pers topraklarında doğan Zerdüşt takvimi ise zamanı doğanın unsurlarıyla uyum içinde düzenlemişti. Her ay, bir doğa gücüne ya da tanrısal varlığa adanmıştı. Zaman burada yalnızca bir ölçü değil, ahlaki bir düzendi. Ateşin, suyun, toprağın kutsallığıyla belirlenen günler, insanın doğayla kurduğu manevi bağın simgesiydi.
Uzak Doğu’ya gittiğimizde, Japonya’nın kendine özgü zaman anlayışıyla karşılaşırız. Japon takvimi hem Gregoryen sistemine bağlıdır hem de imparatorluk dönemlerine göre adlandırılır. Örneğin 2025 yılı aynı zamanda Reiwa 7 olarak anılır; çünkü Reiwa’şu anki imparatorluk döneminin adıdır. Bu sistem, Japon kültürünün zamana verdiği anlamı gösterir: Zaman yalnızca ilerleyen bir çizgi değil, ulusal belleğin ve kimliğin taşıyıcısıdır.
Belki de en sıra dışı takvim denemelerinden biri, Fransız Devrimi sırasında ortaya çıkan “Cumhuriyet Takvimi”ydi. Devrimciler, zamanın bile monarşiye ait olduğunu düşünerek her şeyi yeniden tanımlamak istediler. Günler 10 saate, saatler 100 dakikaya bölündü. Haftalar yerine 10 günlük decade sistemi geldi; ay adları doğadan ilham aldı: Üzüm Ayı, Sis Ayı, Filiz Ayı… Ancak bu takvim yalnızca 12 yıl yaşayabildi. Akıl çağı bile zamanı devrimle yeniden yazmayı başaramadı.
Bütün bu takvimler, insanın zamanı anlamlandırma çabasının farklı yüzleridir. Her biri kendi toplumunun inancını, yaşam biçimini, gökyüzüne bakışını yansıtır. Kimisi zamanı döngüsel gördü, kimisi çizgisel; kimisi tanrılara adadı, kimisi akla. Ama hepsinin ortak bir yanı vardı: Zamanı ölçmek, varoluşu anlamaya çalışmaktı. Belki de insan, zamanı düzenleyerek aslında kendi sonsuzluğunu arıyordu.
Kaynakça:
forteliber.com
Yazar: Özge NUR
Diğer gönderilerimize göz at
[wpcin-random-posts]