Beynin organları ile duyular arasındaki ilişki «YerelHaberler

Görme, çok karmaşık bir sistem olarak diğer algılar gibi beyinde gerçekleşir. Uzun yıllardır bilim adamları bu fikrin tam tersini görerek gözün ve retinanın işlevlerine atıfta bulunmuşlardır. Gelişmiş bilimsel çalışmalar, görmenin karmaşık yapısını ortaya çıkarmaya başlıyor. Göz tarafından alınan duyusal mesajlar ganglion hücrelerine ve bipolar hücrelere iletilir. Ara nöronlar aracılığıyla koni ve çubuk adı verilen hücreler aracılığıyla beyne iletilir. Bu yol aracılığıyla arka (oksipital) lobda görme gerçekleşir (Eagleman, 2016).

işitme süreciGördüklerimize baktığımızda bu duyumun şaşırtıcı bir şekilde görme duyusuna benzediğini fark ederiz. Örneğin öğrenci derste hocanın sesini nasıl duyuyor? Öğretim görevlisinin ağzından çıkan ses dalgaları, dış kulaktan iç kulaktaki koklea adı verilen organa gider. Kulakta, kokleanın sesi algılayan hücreleri uzun, spiral şekilli bir zar üzerinde sıralar halinde düzenlenmiştir. Ses basıncı kulaktaki sıvıyı hareket ettirerek zarın sesin frekanslarına göre farklı şekillerde titreşmesine neden olur. Bu titreşim, hücrenin üzerine saç gibi yerleştirilmiş bir demet ince teli olan reseptörleri veya tüy hücrelerini aktive eder.

Saçın hareketi, titreşim sinyalini diğer nöronların anlayabileceği bir elektrik sinyaline dönüştürür. Bu durumda öğrencinin öğretim elemanının sesini duyarak dersi anlamasını sağlar (Aamodt ve Wang, 2011).

Öte yandan, diğer koku alma duyumuzun da evrimsel temelleri vardır. İnsanlar burunlarıyla tüm kokuları ayırt edebilirler çünkü burun, kokuları oluşturan kimyasalları yakalayan çok çeşitli gelişmiş moleküller içerir. Bu moleküllere reseptör denir. Reseptörler proteinlerden yapılır ve burnun iç yüzeyindeki bir zar olan koku alma epitelinde bulunur. Aromatik kimyasallar bu reseptörleri uyararak aktive eder. Bu hareket beyinde anlam kazanır ve hangi kimyasalın koku ve koku ile ilişkili olduğu anlaşılır (Aamodt & Wang, 2011).

Tat alma duyusu da koku alma duyusuna benzer şekilde harekete geçer. Koku alıcıları burnun iç yüzeyinde, tat alıcıları ise dilin dış yüzeyinde bulunur. Kokudan farklı olarak dilin yüzeyinde beş farklı tat yüzeyi vardır. Bu tatlar tuzlu, tatlı, acı, ekşi ve baharatlıdır. Dilimiz aracılığıyla yediğimiz besinler tarafından uyarılan dilimizin üzerindeki reseptörler, yiyeceklerin tat alma algısına neden olur (Eagleman, 2016).

Dokunma duyumuz, cildimizde dokunma duyusunu, titreşimi, basıncı, cilt gerginliğini, ağrıyı ve sıcaklığı algılayan sinir uçları olan çok sayıda farklı alıcıya ev sahipliği yapar. Beyin, uyaranlardan etkilenen reseptörün tipini ve yerini bildiğinden, uyaran doğrudan vücut bölgesinden beyne gider. Bu nedenle vücudun bazı bölgeleri diğerlerinden daha hassastır. Örneğin parmak uçlarımız ve yüzümüz, vücutta dokunma duyusunun en yaygın olduğu bölgelerin başında gelir (Aamodt & Wang, 2011).

Beynimiz aracılığıyla beş duyumuzun nasıl harekete geçtiğine baktıktan sonra, bu gizemli organın yaşam boyu nasıl değişim geçirdiğine bakmamız gerekiyor. Bir örnekle başlayalım. Romanya yetimhanelerinde yapılan araştırmalarda yetimlerin fiziksel olarak yakın olmadıkları, konuşulmadığı ve diğer çocuklarla iletişimlerinin sınırlı olduğu göz önüne alındığında, bu yetimlerin genel IQ’larının 100 olduğu ancak 60-60 arasında kaldığı kaydedildi. 70, beyinlerindeki elektriksel ve nörolojik aktiviteler tehlikeli derecede düşük. Bu çalışmanın bizim için umut verici yanı, yetim kalan bu çocuklar için her şeyin henüz bitmediğini teyit etmesidir.

Bu çocuklar bu ortamdan alınıp, duygusal ilgi ve bilişsel uyarımın olduğu bir ortama yerleştirilirse beyin belli oranlarda kendini yenileyebiliyor. Tabii bu kadar uyaransız bir ortamda ne kadar kaldığı ve o ortamdan kaç yaşında alındığı çok önemli değişkenler. Erken dönemde meydana gelen şiddetli yoksunluk, kişinin hayatı boyunca aşamadığı engeller oluşturabilir.

yazar: Ömer Eraslan

Diğer gönderilerimize göz at

[wpcin-random-posts]

Yorum yapın