İçindekiler
Örnek 1:
Uzak, yakın, parçalanmış anılardan geldi.
Köpeklerle işim bitti, onları çok seviyorum. Kedilerle aram iyi değil. Bir köpekle arkadaş olmak ne kadar kolaysa, bir kediyle arkadaş olmak o kadar zordur, köpek kadar alçakgönüllü değildir, okşanmak ve sevilmek ister ama arkadaşlığını uzun süre sürdüremez. . Köpek ise tam tersidir, aşkı gördüğü anda ona her koşulda dost olur, onu hayal kırıklığına uğratmaz. Çocukluğumda birçok köpekle tanıştım. Yarı korkmuş, yarı utangaç bir şekilde çoban köpeklerine fazla yaklaşmadım.
Yıl 1936 olsa gerek. Beşiktaş’ta Abbasa yokuşundaki iki katlı küçük bahçeli evimiz. Bir gün kapının önünde dururken, orta boylu, koyu kıvırcık saçlı bir köpek tanıdık bir havayla yanına yaklaştı. Önce ovuşturduk sonra ayaklarını omzuma koydu ve yüzümü yalamaya başladı. Açıkça evcil bir köpekti. Yolunu kaybetmiş olmalı. Ama hiç gidecek gibi görünmüyordu, alıp havuzlu evin küçük bahçesinde ağırladım, hep koklayarak.
Ertesi sabah erkenden kalktı, iyi günler demeye getirdim ve ön sevişmeye başladım. Sabah selamlarına alışmış gibiydi. Sonra eve gelenleri, annemi ve kardeşlerimi karşıladı.
Sanki yıllardır bizimleymiş gibi davranıyordu. Biz buna “varış” dedik. Gerçekten geldi. Bu isme hemen alıştı. Günler geçtikçe Gildy eve alışır; Kaybettiği evini ve arkadaşlarını bulmuş gibiydi. Zamanla komşuların sevgilisi oldu.
Geldi evden çıktı, yine kapımızı tırmaladı ve beni “geldim” diye yönlendiriyordu. Bir an ortadan kayboldu. Bir hafta iki hafta ses çıkmadı. Birisi onu uzaklarda Beşiktaş’ta görmüş. Bir arkadaşımı kaybetmenin yasını tutuyordum. Öyle bir ıstırap ve hasretle gün be gün yollara indim ve sonunda onu bahçeli bir evin kapısında, yaşlı bir adamın yanında gördüm.
Hamas umuttur. Kapıyı itip içeri girdim. Gelip boynuma sarıldı. Ev sahibine “Bak, köpek beni seviyor, bırak onu götüreyim” dedim.
“Olmaz oğlum, bu köpek benim köpeğim, bir yıldır arıyorum sonunda buldum. Sana veremem.”
“Peki, arada sırada gelip onu görebilir miyim?”
“İmkansız,” diye sözünü kesti.
Bu benim için büyük bir hayal kırıklığıydı. Aldığım ders şu:
“Benim olmayan bir şeye bağlanma.
Başkalarının haklarına saygı gösterin.
Sahiplik duygularını dizginlemek için.
İşte geldi, benden giden bana geldi, bu benim hayatım boyunca bir ders oldu, acı bir ders.
Gönül Vedat
Örnek 1:
Makaleler: Sohbetler, Geçmiş ve Gelecek ve Beyoğlu ile ilgili diğer yazılar
Gençliğimin büyük bir bölümü, hatta çocukluktan gençliğe geçiş yıllarım Beyoğlu’nda geçti. O dönemin sanatla uğraşan tüm insanları gibi ben de bu gelenekten uzak kalamazdım. O günlerde bize belli belirsiz bir tutkuyla bağlıydık Beyoğlu’na ve zamanımızın çoğunu bu sokakta geçirirdik. O dönemi şimdilik küçük bir çerçeveyle sınırlamak gerekir mi bilmesem de, Salah Bersil’in büyük boyutlarla bütünleştirerek özgün anlatımıyla sunduğu o sokağı, ama yine de o geçmişe bağlı kalmaya çalışacağım. hızlı bir bakışla. Çünkü o günlerde gittikçe kadimleşen insanlar, hayatlarını sanatın odağına dönüştürmeye adayanlar gibi, geçmişimin büyük bir bölümü orada saklı.
Şimdi geriye dönüp baktığımda akşam o mahalleye doğru giden araçlarda bir sürü yüz görüyorum. Gece yarısından sonra ya Gümüşsuyu’ndan ya da Unkapanı’ndan ışık saçarak evlerine dönerler. Çevremiz dar da olsa daha geniş bir alanda nefes alma ihtiyacıyla, mahallemizden ya da işimizin gerektirdiği yerlerden bir an önce uzaklaşmak için güzel bir gün geçirmek üzere Beyoğlu pastanelerinden birine gittik. Tatlıları barlar ve sinemalar izledi. Sinemalardan sonra kafelerde oturduk. Gece geç saatlerde hayatı kesintiye uğratmanın yıkıntısıyla eve döndük. Sanki bir sanatçıymışım gibi Beyoğlu’na gelip o kafelerdeki küçük kalabalığa onun sanatçı kişiliğini kabul ettirmek gerekiyordu. Böyle bir onaydan memnun olanlar uzun yıllar o ortamda kalır, beğenmeyenler ise birkaç kez ortaya çıktıktan veya seyrek olarak geldikten sonra ortadan kaybolurlardı.
Kuşkusuz bu onaya sahip olmadıkları halde cemiyetlerde müdavim olmaya karar verenler olmuştur. Öte yandan, bunlar, zevkleri doyumsuz olan Aziz Hanedanlığı’ndan insanlardı. Çok fazla reddedilmekten şikayet etmezler, gülümserler ve geleceği dört gözle beklerler. Arada sırada, özellikle çok içtikleri akşamlarda ya da içtenlikle güvendikleri biriyle baş başa kaldıklarında kaçarlardı. İstanbul dışından gelenler soluğu Beyoğlu’ndan alacak. Orada para terazisi dengelendi. O ölçekte o kadar çok aşırı yük vardı ki ağırlığı kaçırdılar.
O günlerden daha geriye gidersek benzer bir bakış açısıyla karşılaşırız: Yakup Kadri Karusmanoğlu, Beyoğlu Edebî Notları’nda Ahmet Haşim ve Abdülhak Şinasi Hisar’dan bahseder. Le Bon, akşamları pastanede konuşma duyamadıklarını söylüyor. Saatler dakikalar gibi geçiyor. Bunlar, Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonraki yıllar. Kadıköylüleri evlerine götürecek son vapur saat 19.00 sıralarında Kadıköy İskelesi’nden hareket etmektedir. Ancak sohbet uzuyor ve onların da tartıyı değiştirecek çok ağırlıkları olduğuna şüphe yok. Yargılar yargıları takip eder. Son cümleyi geç kaçırdıkları için birkaç akşam yakın tanıdıkların evlerinde kalmak zorunda kaldılar. Bu önceki dönem insanları için de böyledir.O kuşağın hayatını belirleyen Fikret Adel kitabının adını Beyoğlu Sokağı’ndan almıştır: Asmalımescit, onlar da sinek gibi kavanozda uçarlardı.
Beyoğlu neydi? Artık Beyoğlu’nun o dönemine uzaktan bakmak, bir hatıra olarak görmek mümkün. Daha doğrusu o dönemin Beyoğlu’nu bir hatıra olarak görmekten başka çare yok. Hafıza kavramının bende çağrıştırdığı anlam, Stephen Mallarm’ın ünlü şiiri “Mazarvadli Edgar Poe”nun ilk mısrasıdır: “Tamamen kendin olduğunda, son sonsuzluktur.” Şair bu mısrayla insanın tamamlanmasına gönderme yapar. varlığı, yani varlıklarının tamlığı ve hayatlarının sonu,
Sabit olması şartıyla. Kompozisyon kendi türü ile bitince gerçek yüz de bitiyor. Ölümle birlikte başka bir hayat başlar, değişme ihtimali olmayan bir hayat. İnsanlar için geçerli olan bir belirleme, insanlar, çağlar, mahalleler gibi çağlar için olduğu kadar şehirler ve mahalleler için de tartışmasız geçerlidir ve şehirler zaman dolduğunda tamamlanır ve biter. Artık daha objektif olarak incelenebilir ve kesin tanımları yapılabilir. İlçenin adı olan Beyoğlu bugün de varlığını sürdürmektedir. Ama mesela Yahya Kemal’in şiirindeki Kocamustafapaşa, bugünkü aynı adlı yöreden farklı olduğu için, bugünkü Beyoğlu, geçmişin Beyoğlu’ndan çok uzaktır. Evet, Beoğlu nedir? Bizans döneminde adı Piran Bağları olan bu yer, çoğunlukla sebze bahçeleri ve meyve bahçelerinin bulunduğu kırsal bir alandı. Gerçek yerleşim Osmanlı hakimiyetinde yavaş yavaş başlamış, İstanbul’un geri kalanı gibi 18. yüzyılda yangınlara maruz kalmış ve bugünkü görünümüyle 19. yüzyılın ortalarında kurulup gelişmiştir.
Tarihsel olarak ülkemizin batı yönelimini belirleyen Tanzimat’a yakın Beyoğlu’nun bu yeni düzlemde ortaya çıkışının, bu toplumsal çıkış ile Beyoğlu’nun Avrupalı yüzü arasında kaçınılmaz olarak benim için o andan itibaren devam edecek bir çağrışım yaratacağını düşünürsek. 2. Dünya Savaşı’nın ortalarına kadar olan dönemde, sanırım Batı’ya duyulan özlem, 1. Dünya Savaşı ile 2. Dünya Savaşı arasında nesiller boyu sanatçıları Beyoğlu’na çekendir. Binalarının genel görünümü, sabahlara kadar açık olan hamur işleri, sinemaları, tiyatroları ve kumarhanedeki küçük kadın orkestraları ile bu cadde, iki dünya savaşı arasında Batı’nın bir simgesi olarak insanlara göründü. Art arda gelen sanatçılar, şehrin diğer bölgelerinde toplu halde bulamadıkları bir özgürlüğü deneyimleme fırsatı buldular. O dönemin Batı’ya hasret duyan kültürlü insanı, hasretinin merkezini Taksim’den Tünil’e uzanan sokağı görmüştür. Bunun Avrupa’da tramvay parası için yaşanılan bir yol olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Sabahattin Kudrit Aksal
Diğer gönderilerimize göz at
[wpcin-random-posts]