ademi merkeziyetçilik nedir? ” YerelHaberler

Yerel yönetimlere geniş yetkiler veren yerinden yönetim ii. Bu, Emir Sabaheddin’in önerdiği ve Meşrutiyet’in ilanından sonra Türk idari sisteminde uygulanması çağrısında bulunan ilkedir. Merkezi yönetim ilkesinin tam tersidir. Adem burada yokluk demektir. İlk hecesi uzun olan “Adem” ismiyle alakası yoktur. Yani daha fazla uzatmadan bu kelimenin ilk hecesi okunur.

Ortaçağ Avrupa’sında feodal yönetimin ortak özelliklerinin değişmesinden sonra zamanla güçlenen merkezi yönetimler geniş halklar üzerinde hüküm sürmeye başlamıştır. Yerel yönetimlerin ve kilisenin yetkileri kısıtlandı. Merkezileşme devlet idaresine hakim oldu ve çok güçlü bir devlet gücü ortaya çıktı. Ayrıca, halkın mahalli sorunlarını tespit etmek amacıyla bölge temsilci meclisleri veya bölge temsilcilikleri kurulmuştur.

Osmanlı devleti merkeziyetçi miydi?

Osmanlı İmparatorluğu döneminde sancak, kadı ve vali reislerine geniş yetkiler verildi. Kadisiler, bilimsel sistemin ilkelerine göre atanan yerel yöneticilerdi. Caddies veya yardımcı personelinin yerel halk tarafından herhangi bir seçimi veya kontrolü olmayacaktır. Ancak iktisat işlerinde, kanun uygulama görevlerinin ifasında ve mali işlerin yürütülmesinde, sulh hakimleri, halkın temsilcisi sayılan kişilere ve tacirlere yaklaşırsa onlara yardım ederler. Tanzimat dönemine kadar adem-i merkeziyetçilik ilkesi geniş anlamda uygulanmasa da, yerel görevlilere geniş yetkiler verilmesi Osmanlı Devleti’nde tam anlamıyla merkezi bir yönetimin olmadığını göstermektedir.

Tanzimat yönetiminde her alanda olduğu gibi devletin idari yapısında da bazı değişikliklere ihtiyaç duyulmuştur. Tanzimat Fermanı ile gayrimüslim vatandaşlara Müslümanlardan daha geniş haklar tanınmıştır. Devleti parçalamak ve yok etmek isteyen Batılı ülkelerin de desteği ve teşvikiyle gayrimüslim vatandaşlar yerel yönetimlerde söz sahibi olmayı düşündüler. İstekleri doğrultusunda, bazı vergi mükelleflerinin yerel meclisleri kuruldu. Ancak bu uygulama kısa sürede terk edildi. Tanzimat ve Tanzimat Fermanları’nda gayrimüslimlere vaat edilen reformların uygulanması ve merkezi sistemden vazgeçilmesi için Avrupa ülkeleri Babıali yani Osmanlı Devleti üzerindeki baskılarını artırdılar. Avrupa ülkelerinin baskısıyla hazırlanan 9 Haziran 1861’de çıkarılan Lübnan Nizamnamesi, bu ilkeye, yani adem-i merkeziyetçiliğe doğru hareketin ilk somut örneği olmuştur. Etnik ve dini çatışmaların hüküm sürdüğü Lübnan kentinde toplulukların yönetime eşit katılımı sağlanmıştır.

İki farklı yol

Böylece idari yapının tüm Osmanlı’yı kapsayacak şekilde yeniden düzenlenmesi konusunda iki farklı görüş ortaya çıktı. Bazıları ülkenin genişletilmiş sınırlarına idari ve mali yetkiler verilmesini savunurken, diğerleri Osmanlı tebaasının bölünmesi nedeniyle ademi merkeziyet ilkesini kabul edilemez buldu. Bu tartışmalar sonucunda 1864 yılında hazırlanan eyalet nizamnamesi, Fransız tümen sistemini anımsatan bir özellik taşıyordu. 1864 Nizamnamesi, 22 Ocak 1871 tarihinde idare Nizamnamesi-i Umumiyye-i Vilayet’in denetimi için merkezileşme yönünde değiştirildi. Nizamname hükümlerine göre vilayet sancaklara, o sancaklar kazalara ayrıldı ve ilçeler ilçelere dönüşmüştür. Valilik merkezinde valiye bağlı olarak toplanan bölge idare meclisi, ilçelerde bölge idare meclisi bulunuyordu. Kadı, sayman, mektup yazarı, dışişleri bakanı, müftü ve gayrimüslim ruhani başkanı meclislerin doğal üyeleriydi. Ayrıca bu meclislerde halk tarafından seçilmiş iki Müslüman ve iki gayrimüslim olmak üzere toplam dört üye bulunuyordu.

Bazı vilayetlerde tam bağımsız olmamakla birlikte Batılı ülkelerin desteği ve müdahalesiyle yarı-bağımsız statü uygulanmıştır. Hicaz, Yemen ve Mısır gibi genel toprak yönetiminin dışında kalan bölgeler yerel hanedanlar tarafından yönetiliyordu. Osmanlı merkezi hükümeti sadece burada güvenliği sağlıyordu.

Gayrimüslim unsurları teşvik ve tahrik ederek Osmanlı Devleti üzerinde baskı kurarak oluşturdukları ademi merkeziyetçi yönetimler, kısa sürede merkezi devletin otoritesini zayıflattı. Bu nedenle merkezi yönetim için bazı yeni uygulamalar yapılmıştır. Birinci meşrutiyetten sonra Osmanlı Devleti’nin dağılmasını önlemek isteyen ikinci padişah. Abdülhamid Han daha merkezi bir yönetim tarzı uygulamaya çalıştı. Abdülhamid Han’ın devlet ve millet lehine kararlarına itiraz edenlerin bir kısmı Batı ülkelerine kaçarak yerinden yönetim yöntemini hararetle savundu. Batılı ülkelerden de destek alan bu kişiler çıkardıkları dergi ve gazetelerle Osmanlı Devleti’nin aleyhine çalıştılar. Bunlardan biri Emir Sabaheddin ibn Damad Mahmud Celaleddin Paşa idi. Prens Sabaheddin, Fransız yazar Edmond Dumoulin’in fikirlerinden etkilenmiş ve Jön Türk hareketinin önde gelen isimlerinden biri olmuştur. 1902 Paris Kongresi sırasında genç türler ikiye ayrıldı. Bir kısmı Ahmed Reda’nın, bir kısmı da Emir Sabaheddin’in etrafında toplandı. Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti adlı bir dernek kurdular. Batılı ülkelerin desteği ve teşvikiyle, Doğu Anadolu bölgesinde bağımsız bir Ermeni devleti ve yine Osmanlı egemenliğinde bulunan Yanya, İşkodra ve Kosova gibi vilayetlerden oluşan bağımsız bir Arnavut devletinin kurulması çağrısında bulundular. İmparatorluk. O zaman, ve bu farklı unsurlar bağımsızlık kazanmalıdır. 1908’de Meşrutiyet’in ilanından sonra yurda dönen Emir Sabaheddin’in yanı sıra arkadaşları da ademi merkeziyetçilik ve kişisel projeleri çeşitli gazete ve dergilerde yayarak taraftar topladılar. Bu arada Emir Sabaheddin’in ademi merkeziyetçi görüşlerini benimseyen gençler Nassl Sidi Kulübü’nü kurdu. Ardından İttihat ve Terakki’ye karşı oluşan çeşitli unsurları bir araya getiren Hürriyet ve İttifak Partisi, ademi merkeziyetçilik fikirlerini ve Prens Sabaheddin’in savunduğu kişisel projeleri savundu.

Prens Sabaheddin’in savunduğu yerinden yönetim ilkesine göre; Her türlü hizmeti devletten bekleyen Osmanlı toplumunun kalkınması için bireysel bir yönetime yönelmek gerekmektedir. Bireyci sisteme geçişte devlet sisteminin yenilenmesinde yerinden yönetim temel ilke olacaktır. Yeni ortaya çıkan burjuvazinin girişimciliğini engellemeyecek herhangi bir hükümet biçimi, ancak İngiliz ve Amerikan modeline uygun ademi merkeziyetçi bir sistem olabilir. Buna göre yapılacak yeniliklerle toplumun tamamını kapsayan ademi merkeziyetçi bir sistem hayata geçirilmelidir. Seçimle gelecek belediye meclisi üyeleri mahalli idarede söz sahibi olur. Tüm azınlıklar, eyalet meclislerinde nüfusları oranında temsil edilmeli, yani Osmanlı tebaası arasında belirgin bir grup olmamalıdır. Jandarmadaki her azınlık, nüfusu ile orantılı olmalıdır. Ancak vali, sayman, yönetici ve mahkeme başkanlarının merkezi hükümet tarafından atanması gerekir.”

Prens Sabaheddin’in fikirlerine göre. Bireyler toplumun ve devletin temelini oluşturur. Toplumu kuran ve ona varoluş bütünlüğü içinde yaşama yeteneği kazandıran bireydir. Bunun için sosyoloji bireyleri düşünerek başlamalıdır. Yani birey toplum için değil, toplum birey içindir. Yenileme ve reform, hükümet biçimini değiştirerek yapılamaz. Reform ve yenilik ancak bireysel hayatın gelişimini durduran, kişisel projeleri engelleyen, yeni kurumlar kuran kurumları değiştirmekle olabilir. Türkiye’de yapılacak en önemli yenilik eğitim sisteminde olmalıdır.

Manevi değerlerin reddi

Osmanlı Devleti’ndeki mevcut teşkilatların modern gelişmeye ayak uyduramayacağına inanan ve kadim değerleri inkar eden Emir Sabaheddin’in bazı ademi merkeziyetçi fikirlerinin hayata geçirilmesi dahi Osmanlı Devleti’nin parçalanmasına ve çökmesine yol açmıştır.

Cumhuriyet Tarihinde 1921 Anayasasının 11-14. Bu maddeler taşraya manevi bir karakter ve bağımsızlık kazandırmıştır. Yerel konularda da il meclislerine yetkiler verdi. Vali, TBMM’de temsilen bulunacak ve devlet işlerini yürütecek. Daha sonra bu ve benzeri hükümler 1924 Anayasasında yer almamış, öte yandan yerel yönetimlerle ilgili yapılan düzenlemeler büyük ölçüde iktidara gelen partilerin konumlarına bağlı olmuştur.

kaynak:

Dizin Ansiklopedisi

yazar: Faruk Goven

Diğer gönderilerimize göz at

[wpcin-random-posts]

Yorum yapın