Kan, vücut hücrelerine oksijen taşıyan hayat veren sıvıdır. Kırmızı kan hücreleri, trombositler ve beyaz kan hücrelerinin sıvı plazma matrisinde asılı halde bulunduğu özel bir bağ dokusu türüdür. Kan, kişiyi hayatta tutar ve onsuz vücuttaki hiçbir şey olması gereken yere ulaşamaz. Kan, hücrelere oksijen taşır ve atık maddeleri uzaklaştırır, ancak kanın görünenden daha fazlası vardır. Kanın büyük bir kısmı sudan oluşur. Buna rağmen, yapay olarak kan üretmenin hiçbir yolu yoktur. Kan ile ilgili bilinen temel bilgiler dışında daha birçok gerçek vardır. İşte insan kanı hakkında bazı şaşırtıcı, ilginç bilgiler:
Her Kan Kırmızı Değildir
Çoğu insan “kan” kelimesini duyduğunda akıllarına ilk gelen şey, damarlarda dolaşan parlak, canlı kırmızı sıvıdır. Ancak tüm hayvanların kanının kırmızı olmadığını, kanın yeşil, mavi ve sarı da dahil olmak üzere farklı renklerde olabileceğini pek çok kişi bilmez. Kanın rengi, dolaşım sistemi aracılığıyla oksijeni hücrelere taşımak için kullanılan solunum pigmentinin türüne göre belirlenir. Bazılarında hiç solunum pigmenti yoktur, dolayısıyla kanları renksizdir. İnsanların (ve birçok omurgalı hayvanın) kanı kırmızıdır çünkü kırmızı kan hücreleri, demir içeren bir oksijen taşıyıcı bir protein olan hemoglobin ile doludur. Kanın havayla temas ettiğinde kırmızıya dönmesinin nedeni demirin varlığıdır.
Örümcek, ıstakoz gibi bazı eklembacaklılar ve ahtapot, salyangoz, sümüklü böcek, mürekkep balığı gibi bazı yumuşakçalarda oksijen taşıyan solunum pigmenti olarak bakır açısından zengin bir protein olan hemosiyanin bulunur. Bu nedenle kanları mavi renktedir. Kanlarındaki hemosiyanin aslında renksizdir, ancak bakır içerdiği için oksijenle bağlandığında maviye döner.
Yerfıstığı kurdu veya sipunculid solucanları gibi sınırlı sayıda deniz solucanının, bir derisidikenli olan denizhıyarının kanı sahip oldukları hemoeritrin nedeniyle mor renktedir. Hemoritrin oksijensiz kaldığında kan renksizdir, ancak oksijenlendiğinde parlak morumsu pembe bir renk alır.
Bazı solucan ve sülük türlerinin kanı yeşildir. Bu canlılarda kana yeşil rengi veren solunum pigmenti klorokruorin’dir. Klorokruorin içeren oksijensiz kan açık yeşil renktedir, oksijenlendiğinde biraz daha koyu yeşil olur. Kanında klorokruorin bulunan birçok organizmada ayrıca hemoglobin de bulunur, bu durum genel olarak kırmızıya yakın bir renklenmeye yol açar. Klorokruorin, yeşil kan için her zaman gerekli değildir; yeşil kanlı kertenkele buna bir örnektir. Papua Yeni Gine’ye özgü yeşil kanlı skink denilen (yeşil ağaç skink’i olarak da bilinen Prasinohaema virens ) bu kertenkelenin kanında diğer omurgalılar gibi hemoglobin bulunmasına rağmen, kanı belirgin bir yeşil renktedir. Bu renk, hemoglobinin geri dönüşüm şeklindeki bir farklılıktan kaynaklanmaktadır. İnsanlar hemoglobini karaciğerde önce biliverdin, sonra da bilirubine parçalayarak geri dönüştürürler. Ancak kertenkeleler biliverdini daha fazla parçalayamazlar, bu nedenle kanlarında birikir ve hemoglobinin kırmızı rengini bastıracak kadar yoğun bir yeşil renk verir.
Kın kanatlı böcekler ve kelebekler de dahil olmak üzere birçok böcekler renksiz veya soluk sarı renkte kana sahiptir. Bu ayırt edici rengin nedeni, çoğu böceğin oksijeni insanlardan ve daha büyük hayvanlardan tamamen farklı bir şekilde işlemesidir. Böcekler, demir ve oksijeni birleştirmek için bağlayıcı madde olarak hemoglobin kullanmak yerine, besinleri ve atıkları taşıyan ve dokularını nemli tutan hemolenf adı verilen bir madde kullanırlar. Hemolenf çoğunlukla sudan oluşur ve ayrıca hormonlar, lipitler, karbonhidratlar, gliserol, amino asitler, iyonlar ve pigmentler içerir. Pigmentler sıvıya renk verir, ancak renk genellikle çoğunlukla berrak veya sarı ya da yeşil tonludur. Örneğin, çekirgelerin hemolenfi yeşildir. Tıpkı omurgalılarda olduğu gibi, böceklerin kalbi de bu sıvıyı vücutlarına pompalar, ancak, kalpleri yapısal olarak omurgalıların kalbinden çok farklıdır. Böceklerin açık bir dolaşım sistemi vardır; bu sistem, hemolenfin serbestçe akmasına, organlarını yıkamasına ve minik vücutlarını beslemesine olanak tanır.
Neredeyse tüm omurgalıların kırmızı kanı olmasına rağmen, bilimde sıklıkla olduğu gibi, istisnalar da vardır veya en azından bilinen bir istisna vardır. Antarktika türü olan ve Scotia Denizi buz balığı olarak da bilinen siyah yüzgeçli buz balığının( Chaenocephalus aceratus) ve benekli buz balığının (Chionodraco rastrospinosus) beyaz kanı olduğu ya da kanının şeffaf olduğu keşfedilmiştir, bu da onları kırmızı kanı olmayan bilinen tek omurgalı yapar. Antarktika çevresindeki buz gibi sularda yaşayan bu balıkların kırmızı kanı yoktur çünkü vücutlarında oksijen taşımak için kırmızı kan hücrelerine veya hemoglobine ihtiyaç duymazlar. Bunun yerine, oksijen, solungaçları ve derileri aracılığıyla çevredeki sulardan kan plazmalarına yayılır.
Bunların dışında kanın koyu yeşil renge dönüştüğü yaşanmış bir örnek de mevcuttur. 42 yaşındaki Kanadalı bir erkeği ameliyat eden cerrahlar, Star Trek dizisindeki Mr. Spock gibi, arterlerinde (atardamarlarında) koyu yeşil kanın aktığını görünce şok olmuşlardır. Bu, sülfhemoglobinemi adı verilen nadir bir durumdur, kanın yeşil görünmesine neden olur. Bu durumda, kükürt hemoglobin moleküllerine bağlanarak sülfhemoglobin adı verilen yeşil bir kimyasal oluşturur. Değişime uğramış molekül oksijen taşıyamaz. Sülfhemoglobinemi genellikle belirli ilaç ve kimyasalların yüksek dozlarına maruz kalmaktan kaynaklanır. Örneğin, migren ilacı olan sumatriptanın (bazen Imitrex olarak da bilinir) uzun süreli aşırı dozda alınması, doktorlar tarafından yeşil kan olarak tanımlanan bu vakaya neden olabilir.
Vücutta Yaklaşık 5 Litre Kan Bulunur
İnsan vücudundaki kan miktarı genellikle vücut ağırlığının %7’sine eşittir. Ortalama olarak, yetişkin, 75-60 kilo ağırlığa sahip bir insanda yaklaşık 4,5 ila 6 litre kana karşılık gelir. Ortalama olarak erkeklerin kan hacmi 5-6 litre, kadınlarınki ise 4-5 litredir. Bir kişinin vücudundaki kan hacmi 24 saatlik bir süre içinde değişir. Vücut, öğle yemeğinden önce en yüksek kan hacmine ulaşır, çünkü bu dönemde vücuda sıvı alınır. Hamile bir kadının kan hacmi hamilelik süresince ( hamileliğin 20. haftasına gelindiğinde ) %50’ye kadar artabilir. Bu artış, içinde plasenta ve gelişmekte olan fetüsün bulunduğu rahmi desteklemek içindir. Ancak, oksijen taşıyan kırmızı kan hücrelerinin sayısı orantılı olarak artmaz. Sonuç olarak, kan testleri genellikle hafif anemi gösterir, bu da hamilelik sırasında normal bir durumdur. İlginç bir şekilde, enfeksiyonlarla savaşmak için gerekli olan beyaz kan hücrelerinin sayısı hamilelik sırasında hafifçe artarken, bu sayı doğum sırasında ve doğumdan sonraki ilk birkaç gün içinde önemli ölçüde artar. Yeni doğmuş bir bebeğin vücudunda yaklaşık bir bardak kan bulunur.
Kanın Büyük Kısmı Plazmadan Oluşur
Vücutta dolaşan kan yaklaşık %55 plazma, %40 kırmızı kan hücresi , %4 trombosit ve %1 beyaz kan hücresinden oluşur. Kanın sıvı kısmı olan plazma yaklaşık 3 litre (3 ila 4 lt) hacmindedir. Plazmaya sarı rengi veren pigment bilirubindir. Plazma kırmızı ve beyaz kan hücreleri ile trombositleri taşır. Bu hücrelere vücuttaki diğer tüm hücrelerin korunması için gerekli olan elektrolitler, antikorlar, vitaminler, proteinler ve diğer besin maddeleri eşlik eder.
İnsan Kanı Altın İçerir
İnsan kanı, demir, krom, manganez, çinko, kurşun ve bakır dahil olmak üzere metal atomları içerir. Ayrıca kanda eser miktarda altın bulunduğunu öğrenmek şaşırtıcı olabilir. İnsan vücudunda yaklaşık 0,2 miligram altın bulunur ve bunun büyük kısmı kanda yer alır.
Kan Hücreleri Kök Hücrelerden Köken Alır
İnsanlarda tüm kan hücreleri hematopoetik (ya da hematopoietik) kök hücre olarak başlar ve kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri ve trombositlere dönüşür. Vücuttaki kan hücrelerinin yaklaşık % 95’i kemik iliğinde üretilir. Yetişkinlerde kemik iliğinin çoğu göğüs kemiğinde, omurga ve pelvis kemiklerinde yoğunlaşmıştır. Diğer bazı organlar da kan hücrelerinin üretimini düzenlemeye yardımcı olur. Bunlar arasında karaciğer ve lenf düğümleri, dalak ve timus gibi lenfatik sistem yapıları bulunur.
Vücut Saniyede 2-3 Milyon Kırmızı Kan Hücresi Üretir
İnsan vücudunun günde tam 330 milyar hücreyi yenilediği tahmin edilmektedir. Bu rakam, tüm hücrelerin yalnızca yaklaşık %1’ini oluşturduğu düşünüldüğünde daha da şaşırtıcı hale gelmektedir. Özellikle kırmızı kan hücreleri inanılmaz bir hızda üretilir. Vücut her saniyede 2 ila 3 milyon arasında kırmızı kan hücresi üretir, ancak bu sayı, yüksek irtifalarda olduğu gibi oksijenin daha az olduğu stresli durumlarda büyük ölçüde artabilir. Vücudun bu kadar çok kırmızı kan hücresine ihtiyacı olmasının nedeni alyuvarların hücrelere sürekli olarak oksijen sağlamasıdır. Yeterli kırmızı kan hücresi olmadan vücut düzgün çalışamaz, bu nedenle sağlıklı ve aktif kalmak için sürekli olarak üretilmeleri gerekir. Bir mikrolitre (bir litrenin binde biri) kanda ortalama olarak, erkeklerde 4,7 ila 6,1 milyon hücre, kadınlarda ise 4,2 ila 5,4 milyon kırmızı kan hücresi (eritrosit)bulunur. Kanın her bir damlası yaklaşık 200-300 milyon kırmızı kan hücresi içerir.
Kan Hücrelerinin Yaşam Süreleri Farklıdır
Olgunlaşmış insan kan hücrelerinin yaşam döngüleri farklıdır. Sağlıklı kırmızı kan hücreleri (alyuvarlar)vücutta yaklaşık 4 ay (yaklaşık 120 gün), trombositler (kan pulcukları) yaklaşık 9 gün dolaşır, beyaz kan hücrelerinin (akyuvarların) yaşam süresi birkaç saat ile birkaç gün arasında değişir.
Kırmızı Kan Hücrelerinin Çekirdeği Yoktur
Vücuttaki diğer hücre tiplerinin aksine, olgun kırmızı kan hücreleri çekirdek, mitokondri veya ribozom içermez. Bu hücre yapılarının yokluğu, kırmızı kan hücrelerinde bulunan yüz milyonlarca hemoglobin molekülü için yer açar.
Kan Proteinleri Karbonmonoksit Zehirlenmesine Karşı Koruma Sağlar
Karbon monoksit (CO) gazı renksiz, kokusuz, tatsız ve zehirlidir. Sadece yakıt yakan cihazlar tarafından değil, hücresel süreçlerin yan ürünü olarak da üretilir. Karbon monoksit normal hücre fonksiyonları sırasında doğal olarak üretilir ancak organizmalar bundan zehirlenmez çünkü CO zehirlenmesinde görülen konsantrasyonlardan çok daha düşük konsantrasyonlarda üretilir ve bu nedenle hücreler toksik etkilerinden korunur. CO, vücutta hemoprotein olarak bilinen proteinlere bağlanır. Kanda bulunan hemoglobin ve mitokondri içinde bulunan sitokromlar hemoproteinlere örnektir. CO, kırmızı kan hücrelerindeki hemoglobine bağlandığında, oksijenin protein molekülüne bağlanmasını engeller ve bu da hücresel solunum gibi hayati hücre süreçlerinde bozulmalara yol açar. Düşük CO konsantrasyonlarında, hemoproteinler yapılarını değiştirerek CO’nun onlara başarılı bir şekilde bağlanmasını engeller. Bu yapısal değişiklik olmazsa, CO hemoproteine bir milyon kata kadar daha sıkı bir şekilde bağlanabilir.
Kılcal Damarlar Kandaki Tıkanıklıkları Dışarı Atar
Beyindeki kılcal damarlar, tıkanıklığa neden olan kalıntıları dışarı atabilir. Bu kalıntılar kolesterol, kalsiyum plakları veya kandaki pıhtılardan oluşabilir. Kılcal damar içindeki hücreler, kalıntıların etrafında büyüyerek onları çevreler. Daha sonra kılcal damar duvarı açılır ve tıkanıklık kan damarından dışarı, çevre dokuya doğru itilir. Bu işlev kişi yaşlandıkça yavaşlar. Bunun yaşlılıktaki bilişsel gerileme üzerinde etkili olduğu düşünülür. Tıkanıklık kan damarından tamamen giderilmezse, oksijen yetersizliğine ve sinir hasarına neden olabilir.
Kan Damarlarının Toplam Uzunluğu Ekvator Çevresinin İki Katıdır
Vücuttaki damarların tümünün(atar damarlar, toplardamarlar ve kılcal damarların) uzunluğunun toplamı kesin olarak bilinmese de 60.000-100.000 km’den fazla olduğu düşünülmektedir. Bunu biraz daha açıklığa kavuşturmak gerekirse, dünyanın ekvatordaki çevresi yaklaşık 40.000 kilometredir. Yani tüm kan damarları uç uca dizilirse, dünyanın etrafını neredeyse 2,5 kez sarar.
Kalbin Pompaladığı Kan 60 Saniyede Geri Döner
İnsan kalbi, ömrü boyunca ortalama 1,5 milyon varil (yaklaşık 200 tren vagonu) kan pompalar. Her gün yaklaşık 115.000 kez atar (kasılır) ve yaklaşık 7500 litre kan dolaştırır. Kan kalpten çıktığında, vücutta bir yolculuğa çıkar. Kalpten çıkan kanın vücuttan geçip tekrar kalbe dönmesi yaklaşık bir dakika, yani 60 saniye sürer. Açıkçası bu bir ortalamadır, ama aslında çok daha hızlı ilerleyebilir. Örneğin, egzersiz yaparken kalp atış hızı önemli ölçüde artar, böylece 60 saniye oldukça hızlı bir şekilde aşılabilir. Ama bu oldukça doğru bir ortalamadır. Daha büyük hayvanların kalp atış hızları daha küçük hayvanlara göre daha yavaştır. Bu, vücutlarındaki kanın dolaşımının daha uzun sürdüğü anlamına gelir. Örneğin, mavi balinanın kalbi dakikada sadece 5 kez atarken, insanlarda bu sayı dakikada 75’e yakındır.
Kornea Kana İhtiyaç Duymaz
Kornea, gözbebeğini ve gözün diğer kısımlarını kaplayan gözün şeffaf kısmıdır. İnsan vücudunun kan damarları (ve lenf damarı) olmayan iki kısmından biri kornea, diğer kısmı ise kıkırdaktır. Kornea’nın görevi basit ama hayati öneme sahiptir. Göze ışık girmesini sağlayarak net bir şekilde görmeyi mümkün kılar. Şeffaflık, net görüş için çok önemlidir. Korneayı şeffaf yapan şey avasküler olması, yani doğrudan onu besleyen kan damarları bulunmamasıdır. Eğer korneada kan damarları olsaydı, görüş bulanık, bozuk veya kısmen engellenmiş olacağı düşünülür. Korneanın canlı hücreleri ihtiyaç duyduğu her şeyi gözün dışını kaplayan gözyaşlarından ve göz içindeki korneanın arkasında bulunan hümor adlı sıvıdan alır. Bu dikkat çekici bir durumdur; aynı zamanda kuru hava, göz yorgunluğu ve UV hasarı gibi çevresel faktörlere karşı daha savunmasız olduğu anlamına da gelir. Gözlerin sağlıklı kalması için oksijene ihtiyacı vardır. Korneanın ön yüzeyindeki hücreler oksijenlerini kan yerine doğrudan havadan alırlar. Kontakt lens, göz ile oksijenli gözyaşları arasında bir bariyer görevi görür ve “eski” bir kontakt lens, korneaya giden oksijen akışını azaltır. Kornealarda kan damarları bulunmadığından çoğu kanser türünün bulaşma riski de ortadan kalkar.
UV Işınları Kan Basıncını Düşürür
Uzun süre güneşe maruz kalmak cilt kanserine neden olabilirken, bilim adamları çok sınırlı güneşe maruz kalmanın kardiyovasküler hastalık ve ilgili rahatsızlıkların gelişme riskini artırabileceğine inanmaktadır. Bir kişinin cildini güneş ışınlarına maruz bırakmak, kanda nitrik oksit seviyelerinin yükselmesine neden olarak kan basıncını düşürür. Nitrik oksit, kan damarlarının tonusunu azaltarak kan basıncını düzenlemeye yardımcı olur. Kan basıncındaki bu düşüş, kalp hastalığı veya felç gelişme riskini azaltabilir.
Kan Alzheimer Hastalığının Tedavisinde Rol Oynayabilir
Stanford Üniversitesi bilim insanlarının öncülüğünde yapılan bir araştırma, genç farelerin plazmasının yaşlı farelere enjekte edilmesinin hafıza ve öğrenme yeteneğini geliştirdiğini ortaya koymuştur. Bu bulgular, bilim insanlarının genç kanın yaşlanma belirtilerini tersine çevirip çeviremeyeceğini test etmek için yaşlı ve genç farelerin dolaşım sistemlerini cerrahi olarak birleştirdikleri yıllarca süren deneylerin ardından gelmiştir. Bu sonuçlar, belirli bir kan proteininin yaşlı farelerin organları üzerinde gençleştirici etkileri olduğunu göstermiştir. Stanford ekibinin genç kanın farelerin hafızası ve öğrenme yetenekleri üzerinde olumlu etkileri olduğuna dair bulguları, bunun Alzheimer hastalığı ve diğer yaşa bağlı rahatsızlıklar için yeni tedavilere yol açıp açamayacağı konusunda yoğun bir ilgi uyandırmıştır.
Kan Grupları 20. Yüzyılın Başlarında Keşfedilmiştir
Avusturyalı hekim Karl Landsteiner, 1901 yılında kan transfüzyonları arasındaki farklılıkları inceleyerek farklı kan gruplarını keşfetmiştir. Bulduğu kan grupları A, B ve O’dır. AB tipi ise bir yıl sonra keşfedilmiştir. Kan grupları, kırmızı kan hücrelerine bağlanan ve bağışıklık sistemi reaksiyonunu tetikleyen moleküller olan antijen türlerine göre farklılaşır. Diğer ana kan grubu sınıflandırması Rhesus (Rh)’tur. İnsanlar ya Rh+ ya da Rh-‘dir; yani Rh+ olan bir kişi ek antijenlere sahiptir ve Rh- olan birine kan bağışlayamaz, çünkü bu bağışıklık tepkisine neden olabilir. AB pozitif evrensel alıcı iken, O negatif evrensel bir kan vericidir. Hastaneler tarafından en çok talep edilen kan grubu O’dır. ABO kan grubu sınıflandırma sistemi en yaygın kan gruplarına (A, B, AB ve O) dayalı olarak oldukça basitleştirilmiş bir ana sistemdir ve özellikle kan nakli söz konusu olduğunda büyük öneme sahiptir ama aslında 30’un üzerinde farklı tanınmış kan grubu veya kan tipi vardır. Bunlar arasında MNS sistemi, Lutheran, Kelly, Kidd ve diğer gruplama sistemleri yer almaktadır.
Kan Grupları Popülâsyona Göre Değişir
Kan grubu dağılımları popülâsyona göre değişiklik gösterir. O pozitif kan grubu, ABD, İngiltere, Çin, Brezilya ve Avustralya gibi ülkelerde en yaygın kan grubudur. Japonya, İspanya, Danimarka ve Türkiye gibi ülkelerde en yaygın kan grubu A pozitif iken, Bangladeş ve Pakistan’da en yaygın kan grubu B pozitiftir. Genellikle AB negatif kan grubu dünyadaki en nadir kan grubu olarak kabul edilir. Az bulunur ve kan transfüzyonları için zorluklar yaratır. Kan gruplarında etnik farklılıklar da önemlidir. Örneğin, Avrupa kökenli kişilerin kan grupları genellikle Rh pozitiftir.
Kan Yapay Olarak Üretilemez
Kanın bileşimi bilinmesine rağmen, laboratuvarda üretilmesi hala mümkün değildir. Bileşenlerinin etkileşimi çok karmaşıktır. Bununla birlikte, hemofili hastaları için pıhtılaşma faktörleri gibi bireysel parçacıkları üretmek için genetik mühendisliği kullanmak artık mümkündür.
Dünya Kan Bağışı Günü 14 Haziran’dır
Hastaneye yatan her 7 kişiden 1’inin kana ihtiyacı vardır. Kan sentetik olarak üretilemediği ve onun yerini alacak hiçbir şey olmadığı için düzenli kan bağışı yapmak çok önemlidir. Kaydedilen ilk başarılı kan nakli, 1665 yılında Richard Lower tarafından 2 köpek arasında gerçekleştirilmiştir. 14 Haziran’da Dünya Kan Bağışı Günü’nü kutlanmaktadır. Bu gün, ABO kan grubu sistemini keşfeden Karl Landsteiner’in doğum gününü anmak için kutlanmaktadır. Ortalama bir yetişkinin vücudunda yaklaşık 3,8 litre kan bulunur. Kan hücreleri sürekli olarak geri dönüştürülür ve kan kaybı olduğunda daha fazla kan hücresi üretilir. Bu da bir seferde yaklaşık 470 mililitre (0,470 litre) kan bağışlanabileceği anlamına gelir. Kan bağışı genellikle 10-15 dakika sürer. Vücudun bağışlanan tüm kan hücrelerini tamamen yenilemesi erkeklerde yaklaşık 12 hafta, kadınlarda ise 16 hafta sürer.
Altın Kollu Adam 1.173 Kez Bağışta Bulunmuştur
14 yaşında kan nakli yapıldıktan sonra, James Harrison adında bir Avustralyalı adam 18 yaşına geldiğinde kan bağışı yapmaya başlayacağına söz vermiştir. Sözünü tutmuş ve 1954’te kan bağışına başlamıştır. Kanında, Rhesus hastalığının tedavisinde kullanılan RhD proteinine karşı nadir bulunan antikorlar bulunduğu keşfedilmiştir. 81 yaşına kadar plazma bağışında bulunan Harrison, hayatı boyunca 1.173 kez bağışta bulunarak 2 milyondan fazla kişinin hayatını kurtarmıştır. Bu başarısı ona “Altın Kollu Adam” unvanını kazandırmıştır.
Bağışlanan Kan Bileşenlerinin Raf Ömrü Farklıdır
Eskiden “tam” kan bağışlarının tamamı tek seferde kullanılmak zorunda olsa da şimdi, hastanın yalnızca bir kan bileşenine ihtiyacı olabileceği göz önünde bulundurularak, mümkün olduğunca verimli bir şekilde kullanılmasını sağlamak için kan farklı bileşenlerine (kırmızı kan hücreleri, beyaz kan hücreleri, trombositler ve plazma) ayrılır. Kan bağışı yapıldığında kırmızı kan hücreleri 6 haftaya (42 güne) kadar dayanır, trombositler ise sadece 5 güne kadar dayandığı için sürekli olarak ihtiyaç duyulur. Öte yandan, bağışlanan kan plazması bir yıla kadar saklanabilir, ancak bu kadar uzun süre dayanabilmesi için dondurulması gerekir.
Sivrisinekler O Kan Grubunu Tercih Eder
Araştırmalar sivrisineklerin tüm kan grupları arasında en çok O (sıfır)kan grubuna ilgi duyduklarını göstermiştir. Sivrisineklerin en az sevdiği ise A kan grubudur. Sivrisinekler, insan derisi yoluyla salgılanan kimyasal sinyaller aracılığıyla kan gruplarını algılar. Ancak, bilim insanlarının bu salgıların sivrisinekler tarafından algılanamayacak kadar zayıf olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle sivrisineklerin O kan grubunu tercih etmelerinin gerçek nedeninin bu olup olmadığı hala belirsizdir. Sivrisinekler ayrıca vücut kokusuna, sıcağa ve koyu renkli giysilere de çekilebilirler. Sivrisinek ısırığı önemsiz gibi görünse de bu minik böcekler ölümcül bir tehdit olabilir. Sivrisinekler, dang humması, Zika, chikungunya ve Batı Nil humması gibi sivrisinek kaynaklı hastalıklar da dahil olmak üzere bazı patojenleri bulaştırabilen vektörlerdir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), bu tür vektör kaynaklı hastalıkların yılda 700.000’den fazla ölümle bağlantılı olduğunu tahmin etmektedir ve bu da sivrisinekleri Dünya’daki en ölümcül hayvanlar arasına dahil eder.
Kan Görmek İnsanları Bayıltabilir
İnsanların yüzde 3 ila 4’ü için kan, yaralanma veya enjeksiyon gibi invaziv tıbbi prosedürlerle ilişkili hassasiyet, Kan-enjeksiyon-yaralanma fobisi (BII) adı verilen gerçek bir fobi düzeyine ulaşır. Ve bu fobiden muzdarip olanların çoğunda görülen ortak bir tepki bayılmadır. Çoğu fobi, kalp atış hızında ve kan basıncında artışa ve sıklıkla kas gerginliği, titreme ve terlemeye neden olur, bunlar vücudun sempatik sinir sisteminin “savaş ya da kaç” tepkisinin bir parçasıdır. Ancak BII hastaları ek bir semptom daha yaşarlar. Başlangıçta artan kan basıncı ve kalp atış hızları aniden düşer. Bu tepki, diğer şeylerin yanı sıra kalp atış hızını sabit tutmak için çalışan vagus siniri tarafından tetiklenir. Ancak vagus siniri bazen aşırı tepki göstererek kan basıncını ve kalp atış hızını çok düşürür. Bir kişi aç, susuz, aniden irkilmiş olduğunda veya çok hızlı ayağa kalktığında bayılma hissi yaşadıysa, bu durumu deneyimlemiş olabilir. BII hastalarında, vazovagal tepki sadece kan, iğne veya vücut yaralanması görmek veya bunlardan bahsedilmekle bile ortaya çıkabilir, bu da rutin bir tıbbi veya diş muayenesini bile korku ve utanç kaynağı haline getirir.
Kan Grubunun Kişilik Üzerinde Etkisi Olabilir
Japonya’da kan grubunun kişilik tipiyle yakından bağlantılı olduğuna inanılır. Bu düşünce, 1929 yılında bir lisenin idari bölümünde çalışan ve başvuranların farklı mizaçlarını gözlemleyen Takeji Furukawa tarafından ortaya atılan bir teoriden kaynaklanmaktadır. A kan grubuna sahip kişilerin yaratıcılık, zekâ ve iş birliğine yatkınlık gibi özelliklere sahip olduğu düşünülmektedir. B kan grubuna sahip bireylerin güçlü, tutkulu, empatik ve kararlı oldukları varsayılmaktadır. AB kan grubuna sahip kişilerde rasyonellik ve uyum yeteneği gibi özellikler bulunduğu, O kan grubuna sahip kişilerin ise özgüven, kararlılık, direnç ve sezgi gibi özelliklerle ilişkilendirildiği düşünülmektedir. Bu teori çürütülmüş olsa da, günümüzde hala popülerliğini korumaktadır, hatta kan grupları temalı hediyelik eşyalar bile bulunmaktadır.
İnsan Kanı Okyanus Suyuna Benzer
İnsan kanı, eski Kambriyen denizleriyle bir bağı korumaktadır; yarım milyar yıl önce ilkel okyanuslarda var olan tuz ve mineral dengesi kanda da mevcuttur. 1897’de Fransız Doktor Rene Quinton, kan plazması (büyük bir kısmı sudan oluşur) ile deniz suyu arasında %98’lik bir eşleşme olduğunu, yani “okyanus plazması” denilen şeyi keşfetmiştir. Bu nedenle kan, aynı zamanda özel bir okyanus olarak düşünülebilir. Kandan başka terde ve gözyaşlarında da tuz bulunur.
Kaynakça:
https://www.thoughtco.com/facts-about-blood-373355
https://www.numan.com/blood-tests/at-home/6-interesting-facts-about-blood
https://www.wcbs.org.za/2024/09/30/fascinating-facts-about-blood/
https://interactivebiology.com/8904/7-fun-facts-about-your-blood/
https://evrimagaci.org/kan-ile-ilgili-az-bilinen-7-gercek-8762
https://artigercek.com/guncel/kan-ile-ilgili-az-bilinen-7-gercek-butun-kanlar-kirmizi-degildir-127675h
Yazar: YerelHaber
Diğer gönderilerimize göz at
[wpcin-random-posts]