Demirtaş, sosyal medya hesabından “Erdoğan neden bize düşman?” Yayınladığı “Erdoğan’ın bu kadar kinci, öfkeli ve Silu’ya, daha doğrusu Halkların Demokratik Partisi’ne ve Kürtlere karşı olması sizce garip mi?” başlıklı yazısında, beni hedef haline getirmek için oy toplamak istiyor. Ben gerçekten “teröristim”, “katil” olduğumu mu düşünüyor Hayır, bunun doğru olmadığını elbette biliyor.
İmamoğlu: Bu ülkeyi uçurumun kenarına getirdi
Erdoğan’ın gerçek katillerle bir sorunu olmadığını söyleyen Demirtaş, şu açıklamaları yaptı:
“Mesela İdlib’de 34 Türk askerini şehit eden Putin’in ayağının dibinde dakikalarca kapısının önünde durmaktan çekinmedi. Suudi Arabistan’ın ‘terör devleti’ dediği İsrail hükümetiyle tokalaşın. Cemal Kaşıkçı’nın prensi ve katili ve ona “Dostlar” diyen daha birçok katil Peki, “Slaw Al-Kurdi” söz konusu olduğunda seyircisini neden iftira ve düşmanlıkla kışkırtıyor, açıklamaya çalışayım.
2014 yılının ortaları olmalı. Heyet olarak İmralı’ya yaptığımız ziyarette Abdullah Öcalan ile görüşeceğimiz odaya götürülmeyi beklerken, uzlaşma süreci devam ederken, cezaevi müdürü bize eşlik etti. hapishanenin içinde başka bir yer. Buluşma yeri değişti galiba diye düşündük. Önce Öcalan’ın yıllarca tutulduğu sıkışık hücreye götürüldük. Öcalan hücrede değildi. Hücreyi yaklaşık beş dakika inceledik. Müdür, “Öcalan artık burada kalmayacak” dedi ve onu hemen yakındaki başka bir yere götürdü.
Sıradan bir apartmanın demir-ahşap kapısı gibi bir kapıyı açtı ve “Burası onun yeni yeri” dedi. Üç hücre yan yana birleştirildi ve üç odalı (!) Lüks bir Daire inşa ettiler.
Birinci odada sıradan bir ahşap yatak ve yatak, 1003 kitaplık bir kitaplık (tüm kitaplar numaralandırılmış ve sıralanmıştır), büyük bir LED TV ekranı, plastik bir masa ve sandalye bulunmaktadır.
İkinci odada ise altı kişilik toplantı masası, bilgisayar masası ve küçük bir led tv ekranı vardı.
Üçüncü oda, ayaklı küvet ve duş içeren, tabandan tavana karolu büyük bir banyoydu. Müdür banyoya lavabo da koyacaklarını söyledi. Yaptılar mı bilmiyorum.
İmralı cezaevinin içine yapılan bu evin(!) içinde dolaşırken onlar da Öcalan’ı getirdiler. O da ilk defa görüyordu. İlk tepkisi, “Gürültüye aylar önce neden olan bu muydu?” Oldu. “Evet, şimdilik burada kalacaksın,” dedi müdür gülerek. Öcalan kayıtsızca etrafına bakındı ve “Beni stadyum gibi geniş bir yere koysanız da, zindana da koysanız umurumda değil, böyle şeylere gerek yok. Göz için yapıyorsanız, yapmayın” dedi. yanlış şeyler yapmak. Önemli olan çözüme ve barışa odaklanmaktır.” Ve demokratikleşme. Yönetmen Öcalan’ın tavrına şaşırdı ve onca emeğin boşa gitmesine biraz kızdı. Öcalan orada mı kaldı yoksa gitti mi bilmiyoruz. Erdoğan tasfiye sürecini bitirdikten sonra zindana iade edildi.
Cezaevinin en üst katına büyük bir toplantı salonu yapılmış, çay-kahve makinesi gibi ekipmanlar yerleştirilmiştir.
Öcalan orada da Yaşlılar heyetiyle görüşecekti. Ben o odayı görmedim ama heyetimizin diğer üyeleri daha sonraki ziyaretlerinde odayı ziyaret ettiler. O noktada Büyükler İmralı’ya gidecek ve tasfiye süreci tüm detaylarıyla duyurulacak ve ardından süreç TBMM çatısı altında devam edecek.
Şimdi, tüm bunları sana neden anlattım?
Son görüşmelerimizden birinde Öcalan bana dönerek şöyle dedi: “Sen seçilmişsin, milletin iradesini temsil ediyorsun ve gurbettesin. Burada bir adada kıt kaynaklarla barış için uğraşıyorum, elimden geleni yapıyorum. bu konuda dürüstüm ciddiyim ama devletin beni yani halkı aldatmaya çalıştığını anlarsanız sürece dürüstçe yaklaşıp kendi çıkarları için kullanırsanız sorumlusunuz.ve bana ulaşılmazsa halkı aldatmalarına izin verilmemeli.”
Çünkü Öcalan’ın Erdoğan ve AKP hükümetinin niyetleri konusunda ciddi endişeleri ve şüpheleri vardı ve şüphelerinde haksız da değildi. Cezaevinde kendisine “ev” ortamı verilmiş olması şüphelerini daha da artırdı. Ve evet, ne yazık ki hiçbirimiz bu konuda yanılmadık.
28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’de anlaşmanın açıklanmasının ardından Erdoğan, üç kez uzlaşma sürecini tamamladığını söyledi. Nasıl?
14 Mart’ta ‘Kürt sorunu diye bir şey yoktur’ [1] 15 Mart’ta “Abi ne Kürt sorunu var, yok artık” dedi. [2] 17 Mart’ta “Türkiye’nin Kürt sorunu yoktur” [3] söylemek.
Şimdi soruyorum; Olmayan bir sorun için çözüm süreci uygulandı mı? Erdoğan, “Sorun yoksa çözüm süreci de yoktur” diye düşünüyordu ve bu sözlerle çözüm sürecini bitirdiğini açıkça ilan etti.
Daha sonra ne olduğuna hızlıca bir göz atalım.
20 Mart’ta Erdoğan, kelimesi kelimesine bildiği bu anlaşmayı yalanladı ve hatta oturma düzenine bile müdahale ederek “Açıkçası ben öyle bir şey bilmiyorum” dedi. [4]
Aynı konuşmasında ismen tanıdığı Büyükler heyetini yalanlayarak, bundan haberi olmadığını söyledi. Yaşlılar Komitesi için, “Oraya bir grup gönderilse ne değişir?” dedi. [5]
Dönemin hükümet sözcüsü Bülent Arınç, “Cumhurbaşkanımız her şeyi çok iyi biliyor. Atmosfer, bu olayların farkına varmamak mümkün değil diyecek kadar gergindi.” [6]
Erdoğan’ın derdi silah bırakmak değil, seçimlerden önce bunu açıklamaktı.
Haziran’da seçimler vardı ve Erdoğan’ın tek derdi “cumhurbaşkanı” olmaktı. Seçim öncesi Öcalan’ın “Silah bıraktık” açıklamasını oylamaya dönüştürmek, 400 milletvekilliği kazanarak anayasayı kendisi değiştirmek ve “cumhurbaşkanı” olmak istiyordu. Bu olmayınca Kürt sorunu olmadığını söylemeye başladı, tüm detaylarını bildiği Dolmabahçe mutabakatını inkar etti ve içinde yer almak istediği kişilerden oluşan İhtiyar Heyeti’ni de görmezden geldi.
Öte yandan Öcalan önceden kararlaştırılan programa göre çalışmakta ısrar etti. “Seçim öncesi bu açıklama yapılmazsa ve seçimlerde işime yaramazsa ben ne yapayım?” diye düşünen Erdoğan, çözüm sürecini sonlandırdı ve seçim kampanyasını başlattı.
5 Nisan’daki son görüşmenin ardından Öcalan’la tüm görüşmeleri askıya aldı. Son üç haftada Erdoğan’la 12 kez görüştük ve onu ikna etmeye çalıştık. Bakanlar ve Hakan Fidan ile defalarca görüştük ya Erdoğan’ı ikna edin ya da görüşelim dedik ama Erdoğan kararını verdi. Yılların emeğini, barış umutlarını ve her şeyi “cumhurbaşkanı” olmak için heba etmeyi göze aldı ve oylama olmazsa barış da olmaz dedi.
O günlerde, “Öyleyse seni başkan yapmayız” dedim. Bu sloganın Osman Kavala’nın değeri ile alakası yoktur. Partimizin o zamanki resmi siyasetinin ve ahlakının cilalanmış bir versiyonu olarak bize ait. Bu ruhla seçimlerde barajı aştık ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nden meclis çoğunluğunu aldık. Yani Erdoğan 400 milletvekili isterken 300’ün altına düştü. 7 Haziran 2015’ten 1 Kasım 2015’e kadar yaşanan vahşetleri, bugünlere nasıl geldiğini hepimiz yaşadık, yaşıyoruz.
Yani Erdoğan’ın saray oyunlarına, saltanat oyunlarına aldanıp planlarını bozmadığımız için bize çok düşman. Vatansever ya da milliyetçi olduğu ya da barış istediği için değil.
Tüm dinleyicileri davet ederek bitirmek istiyorum. Sevgili kardeşlerim merak etmeyin. Barış ve huzuru mutlaka sağlayacağız, kardeşçe birlikte yaşayacağız. Bunu bugüne kadar engelleyen kişi Erdoğan’dır.
14 Mayıs’ta sandığa gidin ve sarayı ve koltuğu için bu kadar zulme uğrayan, ülkeyi ateşe veren bu kişiye hak ettiği demokrasi dersini verin. Oyunuzu değişim için kullanın.
Mesele hapisten çıkıp çıkmayacağım değil, milletim için 100 yıl hapiste kalacağım ama Erdoğan’ın derdi Silo değil, koltuktur. Yeterince açık değil mi?
Selahattin Demirtaş
Edirne Cezaevi
[1]
[2]
[3]
[4]
[5]
[6]
Diğer gönderilerimize göz at
[wpcin-random-posts]