Romalı bilge Marcus Aurelius geleceğin bizi rahatsız etmesine izin vermememiz gerektiğini söylerken muhtemelen dünyanın 2050 yılındaki durumu hakkında gelecek bilimci Nick Bostrom ile hiç konuşmamıştı. Bostrom’a göre 2050 yılına gelindiğinde tüm bilimsel araştırmaların insan araştırmacılar yerine süper zeki yapay zekalar tarafından yapılması oldukça yüksek bir ihtimal olarak görülüyor. İnsanların bilimi sadece bir hobi olarak yapabileceği ancak yararlı katkılarda bulunamayacağı bir gelecek senaryosu çiziliyor.
Nature dergisi, geçmişten günümüze araştırmaların önümüzdeki yıllarda nasıl şekilleneceğine dair tahminler yürütme geleneğini sürdürüyor. Bilimsel makalelerin değerlendirme sürecinin askıya alındığı bir düşünce egzersizinde, zaman makinesinin rotası 2050 yılına çevriliyor. Bu yolculuk teknolojik sıçramalara, karanlık madde bulmacasının çözümüne ve belki de hastalıklarla vedalaşmaya imkan tanıyacak gelişmelere kapı aralıyor. Ancak bu kapının ardında sadece olumlu gelişmeler yer almıyor; iklim krizinin derinleşmesi, jeopolitik gerilimler ve etik tartışmalar da geleceğin bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Uzmanlar, bilimsel ilerlemenin hız kesse bile yön değiştireceğini ve insanlığın adaptasyon sürecinin belirleyici olacağını vurguluyor.
İçindekiler
İklim değişikliği ve tartışmalı çözümler
Geleceğe dair kapı aralandığında karşılaşılan ilk manzara iklim değişikliği konusunda beklenenden daha kötü bir tablo olabilir. Almanya’daki Max Planck Meteoroloji Enstitüsü’nden Guy Brasseur, dünyanın 2040 yılına kadar sanayi öncesi seviyelerin ortalama 2 derece üzerine çıkarak kritik eşiği aşacağını öngörüyor. Bu durum 2050 yılına gelindiğinde ısınan bir dünyanın gerçekliğine dair politik tartışmaların buzullar gibi eriyip gitmesine neden olabilir.
Tartışmaların odağının gezegeni soğutma yöntemlerine kayması bekleniyor. Özellikle güneş ışığının yeryüzüne ulaşmasını engellemek için üst atmosfere parçacık enjekte edilmesi gibi yöntemler gündeme gelebilir. Bu jeomühendislik tekniği henüz kanıtlanmamış ve büyük ölçekte test edilmemiş olsa da 2050 yılına kadar yaşanacak şiddetli iklim etkileri, bir ülkeyi veya şirketi bu tür bir müdahaleye itebilir. Uzmanlar, bu tür tek taraflı müdahalelerin yağış düzenlerini değiştirebileceği ve durumu daha da kötüleştirebileceği konusunda uyarıyor. Öte yandan atmosferden karbondioksit temizlemenin karlı bir iş koluna dönüşmesi ve havadan plastik, yakıt veya ilaç üretilmesi gibi daha iyimser senaryolar da masada duruyor.
Uzay keşifleri ve Mars hayali
2050 yılı uzay ajansları için de önemli bir hedef tarih olarak öne çıkıyor. Avrupa Uzay Ajansı şimdiden bu tarih için yörüngede antimadde dedektörü kurmak veya Merkür’e robot kaşif indirmek gibi projeleri değerlendiriyor. Mars konusunda ise hedefler ve takvimler farklılık gösteriyor. NASA, 2050’den önce Mars’a insan göndermeyi hedeflerken, Elon Musk bu süreci çok daha erkene çekerek 2030’larda insanlı uçuş planlıyor.
Ancak California’daki Geleceğin Yaşamı Enstitüsü’nden Emilia Javorsky gibi uzmanlar bu konuda daha temkinli yaklaşıyor. Uzay radyasyonu ve mikro yerçekiminin uzun vadeli etkileri gibi biyolojik zorlukların mühendisler tarafından hafife alındığı düşünülüyor. İnsan biyolojisinin bu zorlu yolculuğa dayanıp dayanamayacağı konusundaki şüpheler, teknolojik ilerlemelerin gölgesinde kalmaya devam ediyor.
Yapay zekanın yükselişi ve otonom laboratuvarlar
Gelecek vizyonlarının merkezinde yapay zekanın yükselişi yer alıyor. Oxford Üniversitesi’nden Nick Bostrom, 2050 yılına kadar yapay genel zekanın hayatımıza gireceğini ve bilimin cevaplayabileceği soruların çoğunu çözme kapasitesine erişeceğini öngörüyor. Süper zeki bir sistemin yönetimi ele alması senaryosu gerçekleşmese bile, bilimin yapılış şeklinin kökten değişmesi bekleniyor.
Algoritmalar tarafından yönlendirilen otonom sistemlerin, biyoteknoloji problemlerini çözmek için 7 gün 24 saat çalışan ve insan müdahalesine ihtiyaç duymayan ışıksız laboratuvarlarda faaliyet göstereceği tahmin ediliyor. Bu durum veri darboğazlarını aşmak ve bilimsel keşifleri hızlandırmak adına büyük bir potansiyel taşısa da insan araştırmacıların rolünün ne olacağı sorusunu da beraberinde getiriyor.
Fizik ve kozmolojide yeni ufuklar
Kuantum bilimi ve kozmolojideki gelişmelerin birleşerek 2050 yılına kadar büyük adımlar atılmasına olanak sağlayacağı düşünülüyor. Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi’nden fizikçi Juan Carlos Hidalgo, kuantum sensörlerin kütle çekim dalgası dedektörlerine entegre edilmesiyle şu an mümkün olandan çok daha küçük nesnelerin tanımlanabileceğini belirtiyor. Bu teknoloji evrendeki kayıp kütlenin ve karanlık maddenin sırrının çözülmesine yardımcı olabilir.
Büyük Patlama’dan hemen sonra oluşan ilkel kara deliklerin tespiti, kozmolojinin standart modelinin ötesine geçilmesini sağlayabilir. Ayrıca uzun yıllardır gerçekleşmesi beklenen nükleer füzyon teknolojisinin de 2050 yılına kadar olgunlaşması ve enerji sorununa çözüm sunması konusunda umut verici gelişmeler yaşanıyor. Ancak tüm bu bilimsel ilerlemelerin sürdürülebilirliği, kamu desteğine ve ekonomik istikrara bağlı kalmaya devam ediyor.
Kaynak:
Diğer gönderilerimize göz at
[wpcin-random-posts]