İlk olarak 1966’da tanımlanan bu hastalık, hastaların durumlarını tanımalarına rağmen çevreleriyle iletişim kurmalarını neredeyse imkansız hale getiriyordu. Hastalar görürken, duyarken, algılarken ve hatta acı çekerken çevrelerindeki insanlara dertlerini anlatamıyorlardı. Herkesin bilinçsiz komada olduğunuzu düşündüğü bu durum, tıp literatüründe kilitli kalma sendromu olarak tanımlanır.
Kilitlenme sendromunda motor hareketler asla çalışmaz. İstemli hareketlerin kaybı nedeniyle konuşma yeteneği de kullanılmaz. Bu sendromda bilinç sabit kalır ve hastanın göz hareketleri ve göz kırpmaları olur. Bu sendrom oldukça nadir görülen bir hastalıktır. Koma ve bitkisel hayattan farklı olarak hastalar bilinçlerini kaybetmezler. Hastalar uyanık ve sürekli uyanıktır. Genel olarak dil, hafıza ve diğer bilişsel faaliyetlerde herhangi bir bozulma gözlenmedi.
Kilitlenme sendromunun en yaygın nedeni, bilginin beynin diğer bölgelerine ulaşmasını sağlayan köprünün hasar görmesidir. Diğer bir yaygın neden travmatik beyin hasarıdır. Travmatik beyin hasarında, pons da dahil olmak üzere beyin sapında yaralanmalar meydana gelebilir. İkincil vasküler hasara neden olarak beyni de etkileyebilir. Hastalığın diğer nedenleri beyin sapı tümörleri, ilaç zehirlenmeleri ve Stephen Hawking hastalığı olarak da bilinen amiyotrofik lateral skleroz gibi motor hastalıklarıdır.
Bu sendromun başlangıç döneminde hastanın bilincinin açık olduğunu ilk anlayan kişi ailesidir. Latching sendromunun teşhisi, hastanın bilinçli belirtileri kolaylıkla tespit edilemediği için aylar hatta yıllar alabilir. Uzun bir süre bu sendromun teşhisi hastaların öldükten sonra cesetlerinin incelenmesiyle konulmuştur. Doktorlar bu sendromun belirtileri hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları için hastalığı koma ve bitkisel hayat olarak değerlendirebilirler.
Hastaların beyin dalgalarının kaydedilmesi ile bu hastaların beyin dalgalarının normal olduğu anlaşılır. Bu nedenle, bilinci kapalı gibi görünen bir hastada beyin dalgalarının kaydedilmesi bu sendromun teşhisinde önemlidir. Ayrıca pozitron emisyon tomografisi ve fMRI gibi nörogörüntüleme araçları da tanıya yardımcı olur. Teşhis konulan ve tedavi edilen hastalar uzun süre yaşayabilmektedir. Ölümlerin çoğu ilk dört ay içinde meydana gelir. Tedavi sürecinde hasta medikal olarak 1 yıldan fazla stabilize edilebiliyorsa hastanın 10 yıllık sağkalım oranı %83, 20 yıllık sağkalım oranı ise %40’tır. Ancak bu hastalar için kesin bir tedavi yoktur.
Hastanın çevresiyle tek iletişim yolu gözler olduğundan, her göz kırpma ve göz hareketi için ayrı bir ‘kod’ verilir. örnek; Hastanın yukarı baktığında “evet”, aşağı baktığında “hayır” dediğini anlamak gibi. Aslında bu iletişimdeki en ileri aşama hastanın göz hareketleriyle alfabetik bir sistem geliştirmesidir. Hasta bu şekilde cümlelerle iletişim kurabilir. Hatta bu yöntemle melankoli hastalarının yazdığı kitaplar bile var. Teknoloji zaman içinde geliştikçe, hastaların çevreleriyle iletişim biçimlerinde önemli değişiklikler kaydedilmiştir. Kızılötesi göz hareketi sensörleri, bilgisayar klavyeleriyle eşleştirildi ve sonuçta bir metin okuma makinesi ortaya çıktı. Ancak bu araçlar tüm hastaların kullanabileceği kadar gelişmiş değildir ve maliyetleri çok yüksektir.
yazar: Dilara Beyaz
Diğer gönderilerimize göz at
[wpcin-random-posts]